1 Aralık 2009 Salı

LİKYA YOLU (LYCIAN WAY) - 6. Etabı - KUMLUCA-OLİMPOS Arası

19-20 Şubat 2011 Tarihlerinde, Likya(Lycian Way) Yolu’nun 6. Etabı olan Kumluca ile Olimpos(Olympos) arasını yürüdük. Asıl etabımız olan Demre Finike arasını, Bey Dağları’nda ki
aşırı kardan dolayı es geçip, bir sonraki parkur olan Kumluca Olimpos arasına devam ettik. Onümüzdeki günlerde kar müsaade ettiğinde bu etaba geri döneceğiz.
Kumluca Olimpos etabı, kesinlikle şu ana kadar yürüdüğüm en güzel parkurlardan birisi. Parkurun neredeyse tamamı asırlık çam ağaçlarının gölgesi altında. Adrasan Olimpos arası ise çam ağaçlarına ilaveten çok büyük sandal ağaçları gölgesinde, tam bir cangıl içinde devam ediyor. Yoğun sandal ağaçlarının yapraklarından, bazen gök bile görünmüyor. Deniz manzarası ise muhteşem. Gelidonya Fenerine kadar birkaç yerde çeşme var. Adrasan Koyu’na yaklaşırken de çeşme var. Kısaca bu etap güneşli sıcak günlerde rahatlıkla yürünebilecek ideal bir parkur. Ayrıca güzergahta, önceki etaplarda ki kadar keskin taşlar bulunmuyor.
Rahat ve güvenli otobüs yolculuğumuzda, (Kaptanımız Sn.Mustafa CENGİR(0 535 7241627) Bey’e çok teşekkür ediyorum.), saat 04.30 sıralarında Finike’ye vardık. Kahvaltı yapacağımız Nur pastanesi bizi 06.00 sıralarında beklediği için henüz börekleri pişirmemiş. Kaptanımızın Acıpayam yakınlarında mola verdiği Suit Park Dinlenme Tesisleri’ni (Denizli Antalya Karayolu Serinhisar 8 Km.-0 258 5643001), o yöne gidenlere kesinlikle tavsiye ediyorum. Çok temiz, hijyen. Tuvalette televizyon bile var. Gerisini siz düşünün. Bizler ıstırahat ederken, Nur Pastanesinin ünlü börekleri pişince, kahvaltımız sabah 07.00’ye kadar sürdü. Nur Pastanesi 1955 Yılında Korkuteli’nde kurulmuş, Ege ve Akdeniz tatil beldelerinde 80 Şubesi olan köklü bir müessese. Vakti olanlara özel sipariş ile hazırlanan Mantarlı böreklerini özellikle tavsiye ederim. 
Yürüyüşümüze, 19.02.2011 Cumartesi sabahı saat 08.00 sıralarında, Kumluca Karaöz’den başladık. Saat 09.15 sıralarında Korsan Koyu’na(Melanippe) vardık. Koyun ve denizin güzelliği karşısında sevgili Necdet kendini denize atıverdi. Bana göre bu etaptaki bütün koyları korsan 1-2-3 diye adlandırmalı. Çünkü hepsi birbirinden güzel. 

Yaklaşık bir saatlik yürüyüşten sonra saat 10.45 sıralarında, ülkemizin en güzel manzaralı ve en yüksek konumdaki Taşlıkburnu(Gelidonya) Feneri’ne ulaştık. Gelidonya isminin kökeni Yunanca “khalidonya”(kırlangıç) sözcüğünden geliyormuş. O yüzden burası Gelidonya, kırlangıç veya Taşlıkburnu olarak adlandırılıyor. Bölgenin bir diğer adı da Yardımcı Burnu. 9 M.yüksekliğinde ki Gelidonya Feneri’nin denizden yüksekliği 227 M.

“Beşadalar”(Deveboynu) olarak adlandırılan fenerin tam karşısında ki ıssız adalar topluluğunun, Likya coğrafyasında ve denizcilik tarihinde çok önemli yeri var. Burası ters akıntılardan dolayı Pamfilya Denizi’nin(Antalya Körfezi) en tehlikeli yeriymiş. Ters akıntılar, antik dönemde sayısız gemiyi kayalara sürüklemiş ve burasını bir sualtı mezarlığına dönüştürmüş. Dipteki onlarca batıktan biri olan 3300 yıllık Fenike teknesi, halen Bodrum Sualtı Müzesi’nde sergilenmektedir. 
1936 Yılında inşası tamamlanan fenerin ilk bekçisi, yapımında çalışan Karadenizli bir ustaymış. Yıllar sonra bekçi evlenip memleketine dönünce, 1945 yılında Ali DEMİR işe başlamış. 1972’de babasından görevi devralan Hasan DEMİR, gazyağı ile çalışan fenerin ışığını büyük zahmetlerle yıllarca yakmış. İki Km.’lik patikadan yukarı malzeme çıkarmak, camda gazyağının yarattığı is, şehir merkezinden oldukça uzakta çileli bir yaşam… Zamanla patikayı işleyip motosikletin çıkabileceği bir hale getirmişler hayatı biraz kolaylaştırabilmek için. Şimdi görev, bu mekanda doğan üçüncü kuşak Mustafa DEMİR’de. Biz kendisini göremedik.
Gemiciler için tehlikeli yerlerde ki fener ışıkları, özellikle fırtınalı zifiri karanlıkta tam bir can simidi olmalı. Böyle bir sorumluluk olmasa, bu kadar ıssız ve bakir yerlerde bir başına bu görev yapılabilirmi diye düşüncelere dalmışken sevgili rehberimiz Zeki Bey’in sesi geldi. Mola bitti, yürüyüşe devam. Bu vesile ile, geçmişte kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde, ıssızlığın ve yalnızlığın tam ortasında, binbir cefa ile görev yapan fener görevlilerine, gemiciler adına şükranlarımı sunuyorum.
Gelidonya Feneri’nden ayrıldıktan sonra, neredeyse tamamı çam ormanı içinde mükemmel bir parkurda yürüyüşümüz saat 17.00’e kadar devam ederek Adrasan Koyu’na ulaştık. Musa Dağı’nın önünde yarım ay şeklinde yüzlerce metre uzunluğunda ki Adrasan Koyu, gerçekten çok güzel bir belde. Burada arkadaşlardan bazıları denize girdi, bazıları ise ayaklarını denize soktu. Biz 3 ıhtıyar ise(Şinasi YÜKSEL ile Yusuf ÇİLENGİR), akşam serinliğinin başlamasından dolayı, akşam kalacağımız 1-1,5 Km. uzaklıkta ki Akdeniz Üniversitesi Adrasan Eğitim ve Uygulama Merkezi(0 242 8831330) tesislerine yürümeye devam ettik. Duş ve güzel bir akşam yemeğinden sonra saat 21,30 sıralarında yattık. Bu tesis gerçekten çok güzel ve çok temiz.
20.02.2011 Pazar sabahı 06.00 sıralarında kalktık. Güzel bir kahvaltıdan sonra tesisden ayrılarak 07.45 Sıralarında yürüyüşe başladık. Saat 08.00 sıralarında Adrasan Koyu’na geldiğimizde “Anadolu’yu vermeyeceğiz. We shall not give away Anatolia!” kampanyası fotoğraflarını çektirdik. 

Daha sonra Musa Dağı’nın eteklerinden geçerek, buz gibi dereleri çıplak ayakla aşarak, asırlık çam ormanlarının içinde muhteşem bir parkurda yürüyüşümüz devam etti. Tesbih ağaçları tomurcuklanmış, bademler çiçeklerini açmış. Heryer yemyeşil çimen, papatyalar ve onlarca kır çiçekleri. Kuşlar ise cıvıl cıvıl. Tam bir bayram havası. 
Böyle bir ortamda mitolojik tanrıların dağı, ilk Olimpos’un kurulduğu 750 M.yüksekliğindeki antik yerleşim yerine nasıl geldiğimizi anlamadık. Saat olmuş 12.00. Yüksek dağ–Ulu dağ anlamında ki Olimpos’un ilk yerleşim yerinde yaklaşık bir saat kadar kaldık. Öğle yemeklerimizi de burada yedikten sonra, kıpkırmızı gövdeleriyle, kaslı insan vücudu gibi duran sandal ağaçlarının içinde yürüyüşümüze devam ettik. 

Sandal ağacı ormanı, resmen cangıl haline dönüşmüş. Gökyüzü bile görünmüyor. Güneşli günlerde ideal bir parkur. Saat 15.00 Sıralarında Olimpos Antik Şehrine ve Olimpos kumsalına ulaştık. Bir saat kadar burada kaldık. Bir kısım arkadaş denize girdi. Diğerlerimiz ise kumsalda dinlendik. Su serin geldiği için ben denize girmedim. 

Saat 16.00 sıralarında dereleri aşarak Çıralı Yanartaş kavşağına geldik. Kısa bir moladan sonra, yolun asfalt olması sebebiyle yürümeyip otobüse binerek 4 Km. uzaklıktaki Çıralı’ya gittik. Saat 17.00 sıralarında, kötü düzenlenmiş bir yoldan 1 Km. yürüyerek Yanartaş’a(Chimera) ulaştık ve tanrıların sönmeyen ateşinde ısındık. Bence Yanartaş’ı gezmek ve görmek için en ideal saat akşam üzeri. Çünkü hem çevrenin güzelliği görülebiliyor, hemde yanartaşın alevleri çok belirgin halde oluyor.
Saat 18.00 sıralarında da etkinliği bitirerek kürkçü dükkanına(İzmir’e) dönüşe geçtik.
Likya’nın ışıklı yollarında iki günde yaklaşık 45-50 Km. arası yol kat ettik. Ayaklarımız, bedenimiz belki biraz yoruldu. Ama ışığın, aydınlığın ülkesi Likya’da, ruhumuz, gönlümüz, beynimiz aydınlandı. 
Benim için bir rüya olan bu etkinliğin gerçekleşmesini sağlayan sevgili rehberimiz Zeki VAROL’a, birkez daha çok teşekkür ediyorum. Herkese yardımcı olmaya çalışan Sn.Kamuran, Necdet, Ülkü ve İsmail(Oski) Beylere de çok teşekkürler.
Sağlıkla kalın.
Ayhan YÖRÜK

Bu etkinliğin resimlerini görmek için lütfen burayı tıklayınız.

Not: Bu yazının hazırlanmasında ATLAS Dergisi Türkiye Deniz Fenerleri Atlası Özel Kolleksiyonundan yararlanılmıştır.

1 yorum:

  1. I loved those pictures...good memories of my Lykia Yolu in september 2009.

    Ivan Degryse
    21.03.2011
    14.21

    YanıtlaSil